Ara

 

Tulumbacılar Ateşten Hızlı Tulumbacılar…

“YAMAN GELİRİZ YAMAN GİDERİZ” naraları ve cesaretleri ile bir dönem ahşap evlerin saltanat sürdüğü İstanbul’u yangınlardan koruyan

TULUMBACILAR…

 

Reşat Ekrem Koçu

Büyük İstanbul şehri Türkler tarafından alındıktan, Cumhuriyet devrinde merhum Vali Haydar Beyin kurduğu sağlam İtfaiye Teşkilatına kadar, günlerce devam eden büyük yangın afetleri geçirmiştir. Bu yangınlarda bazen sekizde birini, bazen dörtte birini, bazen yarısını kaybetmiştir. Şehrin simasını değiştiren, saraylar, konakları, hanları, hamamları, çarşıları, ecdat yadigâr abideleri, nice bin sanat eserini, Türk İrfanının ve tarihinin hazineleri olan Kütüphaneleri, milyarları milyarlarca defa aşan maddi kıymet değerinde milli servet bir çırpıda yutup yok eden ateş facialarına karşı ilk koruyucu tedbir, ancak 18. yüzyılın ortalarına doğru Lâle Devrinin padişahı III. Sultan Ahmet'in büyük Veziri Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yeniçeri asker ocağına bağlı bir tulumbacı ocağı kurulmasıyla alınmıştır. Ondan evvel geçen iki yüz yetmiş yıl boyunca yangınlar, semt semt asayiş ve inzibatı için kurulmuş yeniçeri kolluları “Karakollar” neferleri ile halk tarafından söndürülmüştür.

İLK TULUMBACI

18. yüzyılın başlarına kadar yangın tulumbası bilinmiyordu. Yangın sarnıçlarından taşınan suyu dökerek söndürülmeye çalışılıyordu.

Ailesiyle beraber İstanbul'a gelerek İslam Dinini kabul eden Davud Gerçek adını alan bir Fransız Mühendisi 1717 senesinde Tersane önünde demirli bir geminin yandığını görmüş, sık sık çıkan yangınların İstanbul'da büyük tahribat yaptığını da dinlemiş, bu afete karşı bir yangın tulumbası icat etmiş, aynı yıl içinde Tüfekhanede çıkan büyük bir yangına tulumbasını alarak koşmuş, etrafına toplanan gençlerin de yardımı ve o tek tulumbasıyla bulunduğu noktada ateşi tutmuştu.

O devrin adetince yangınlara Sadrazamlarda giderdi; İbrahim Paşa da yan-gına gelmiş, Davud Gerçek'in tulumbası ile ateş söndürmekteki hizmetini görmüş, onu “Tulumbacı Ağası" tayin ederek yeniçeri ocağına bağlı bir tulumbacı teşkilatının kurulmasını emretmişti.

İstanbul’da çıkacak yangınlara karşı görevli olan bu yeni asker ocağının efradı hepsi tavuna gençler olan acemi olanları arasından seçilmiştir. Acemi oğlanı, yeniçeri namzetlerine verilmiş olan isimdir. Her yeniçeri kolluğuna bir yangın tulumbası konmuş ve kolluklara tulumba ile 10 - 12 nefer de tulumbacı yerleştirilmişti.

ASKERİ İTFAİYE 

Vaka-i Hayriyeden 48 gün sonra büyük Hocapaşa yangını oldu. İstanbul’un yarısına yakın bir kısmının kül eden bu yangın tulumbacı teşkilatının süratle ihyası için Hükümeti harekete geçirdi, fakat yeni teşkilat ancak iki sene sonra, 1828 de kurulabildi.

Yeniçeri ocağının yerine “Asakiri Mensurei Muhammediye” adı ile Avrupa devletlerinin sahip oldukları orduların benzeri yeni Türk Ordusu kurulmuştu.

Şehrin inzibatı için yapılmış eski kolluklarda Asakiri Mensure karakolları olmuştu, yeni tulumbacılar da Asakeri Mensurei Muhammediye Seraskerliğine, (Kumandanlığına) bağlandı ve tulumbacı takımları tulumbaları ile karakollara yerleştirildi. Bu teşkilat daha sonra askeri İtfaiye adını aldı.

 

BELEDİYE TULUMBACILARI

Tanzimat Inkilabında devlet teşkilatı batılılaşırken 1868’de  şehremaneti, Belediye Reisliği ve Belediye daireleri kuruldu; İstanbul’da yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak Belediyenin görevleri arasına konuldu. Belediye dairelerinde de tulumbacı takımları tesis edildi, tulumba efradını semtin hamaI, ırgat, arabacı gibi, vücut yapıları bu meşakkatli işe dayanıklı gençlerinden toplandı. Bunlar kendi günlük işlerine devam ettiler, yangın çıkınca tulumbalarının başında toplandılar ve yangına koştular, bu hizmetlerine karşılık, hemen hepsi bekar olduklarından kendilerine yatacak bir koğuş yapıldı. Küçük bir aylık bağlandı, günde bir ekmekle senede birer kat esvap verildi. Her türlü Belediye vergilerinden de af edildiler. Yangına gitme kıyafetleri sırtta bir don, bir gömlek, başta bir keçe külah, yalın ayaklarında da bir tulumbacı yemenisi idi. Başlarına bir reis, birde ikinci reis tayin edildi. “Daireliler” adını alan bu tulumbacılar semtleri ile ayrıldılar; Fatih Daireliler, Üsküdar Daireliler, Beyoğlu Daireliler gibi.

 

MAHALLE TULUMBACILARI

Belediye tulumbacıları ile tulumbacılık askeri kisveden ayrılınca İstanbul halkıda semt semt, mahalle mahalle birer, semtin uçarı delikanlılarından, pır pırı gençlerinden tulumbacı takımları kurdular. Belediye tulumbacı teşkilatı bir başı bozuk teşkilat 'halinde aynen taklit edildi. Koğuşlar yapıldı, bu gençler de yangınlara aynı kılık kıyafet ile koşuyorlardı. İlk zamanlarda bir tulumbanın efradı yangına bir don, gömlek gittikleri halde bunlar tek tip değildi, alelade iç donu ile çeşitli renklerde gömlekler, fanilalar idi. Sonraları don, “Dizlik” denilen paça kısmı diz kapağı altından sıkma hususi bir şekil aldı, fanilalar formalaştı, aynı biçimde serpuş kullandılar, buna karşılık ayaklarından yemenileri tamamen atarak yangına kar ve buz üstünde yalın ayak koştular yangın yerlerinde yalımlı tahtalar, kızarmış çiviler arasında yalınayak dolaştılar. Tulumbacılık hevesi öylesine ihtiraz olarak yayıldı ki zamanımızın futbol kulüpleri ve taraftarları arasındaki rekabet mücadeleleri tulumbacılar taraftarları arasındaki mücadeleler yanında sönük kalır. Tulumba mahallenin, semtin sembolü haline geldi. Yangına giderken ve yangın dönüşü koşular, yangını unutturacak kadar iddialı oluyordu. Bazen kanlı döğüşler yapılıyordu. Mahalle tulumbaları sandıklarına kayıkçı, arabacı, beygir sürücüsü gibi kimselerin yanında esnaf gençleri, kalem efendileri, idadi talebeleri, yüksek mektep talebeleri, beyzadeler, paşazadeler uşak yazıldılar. “Yangın var” sesi duyulunca hepsi koğuşlarına giderek esvaplarını, üniformalarını atıyorlar, dizliklerini çekip formalarını geçiriyorlar ve yalınayak tulumba sandığının kolu altına girerek yangına koşuyorlardı.

İstanbul tulumbacılığının kısa bir zaman içinde zengin bir edebiyatı, türlü adetleri, merasimi, zengin bir tulumbacı argosu doğdu.

 

NAMLI BİR TULUMBACI ÇİROZ ALİ

1879’da Defterdar’da doğdu, yetim olarak defterdar tulumbası reisi ve defterdar kahyası İsmail'in himayesinde yetişti. Ayakları koşarlı bir tulumbacı olduğu kadar tulumbacıların çalgılı kahvehanelerinde güzel sesi ile semai okumada da büyük şöhreti oldu. İnce, uzun boyundan ötürü arkadaşları “Çiroz”  yüz güzelliğinden ötürü de İstanbul’un Nazenin hanımları arasında “Kıyakçıgüzeli” lakapları ile anılırdı. 1897’de Bakırköy’ünde dayısının evinde veremden vefat etti. İstanbul’un bir daha göremeyeceği cenaze töreni ile kaldırıldı. Önde tabut ardında 40 tulumba ile yangına gider kıyafette 600 tulumbacı, cenazeyi Bakırköy’den Eyüp’teki Camii kabire 1 saat 45 dakikada getirdiler.

 

PEYAMİ SAFA'DAN BİR YANGIN HİKAYESİ

Odanın içinde bir yanık kokusu. Hemen anlar kadın.

 

“Yusuf, kalk, kalk. Yanıyoruz.” Hemen fırlar kadın.

 

“Şamdan nerede, şamdan?” Mumu yakar.

 

Oda kapısını açmasıyla kapaması bir olur. Dışarıdan içeriye öyle bir duman saldırır ki, gözlerinin içi yanan kadın “ayy” diye bağırır ve aksırmaya başlar. “Yanıyoruz. Alt kat da tutuştu. Kalkın çocuklar.” Fakat nereye kaçacaklar ? Üçüncü kat.

 

“Yusuf, Yusuf” Adam şaşkın. Sanki direk. Odanın ortasına saplanmış duruyor. “Zehra, baba, çocuklar.”

 

Kadın bir daha kapıya koşuyor. Fakat gene açmasıyla kapaması bir oluyor.

 

Bu sefer merdivende alev görüyor ve pencereye koşup avazı çıktığı kadar bağırıyor. Komşular uyanıyorlar. Sokakta bir gürültü kopuyor. Her pencereden bir çığlık, aşağıda komşular.

“Cayır cayır yanacağız, imdat !..” diye bağırıyor kadın.

 

Yalnız karşıki evde, üst kat pencerelerden ona seslenen Koltukçu İbrahim Efendi: “Eda Hanım diyor, sık dişini, şimdi itfaiye gelecek. Çarşaf tutarlar, atlarsınız. korkma, gelecek itfaiye.” Kadın çılgına döner. Babuş ağlar, bağırır. Yusuf'la Zehra'da ses yok. İkisi de put. Eda Hanım bir kapıya, bir pencereye koşar. Sonra kocasının yanına yürür: “Yusuf. Sersem !.. Yaktın bizi. Kim bilir şamdanı nasıl tuttun ? Perde mi tutuştu. Ne oldu ? Yanıyoruz. Hep birden yanacağız şimdi, cayır cayır.”

 

Yusuf, kalbi de var onun; elini göğsüne götürüyor. Nefes alamıyormuş gibi bir hali var. Sokakta gürültü, telaş, kıyamet. Odanın içini korkunç bir sıcaklık kaplıyor. Duman doluyor içeriye. Şimdi tutuşacaklar. Artık gözlerini açamaz oluyorlar. Babuş'un sesi de kesiliyor. Boğuldu mu oğlan? “Evladım, evladım.”

 

Eda Hanım gözlerinin içi yanarak, elinde şamdan, çocuğa doğru koşarken mum sönüyor. Zifiri karanlık. Alt kattan ve merdivenden çatırtılar geliyor. Tutuşan tahtaların çatırtısı. Eda Hanım bayılmak üzereyken itfaiyenin çanlarını duyuyor ve pencereye koşuyor.

 

“Çabuk, a dostlar, çabuk, yanıyoruz, kül olacağız şimdi.” Aşağıdan ona bağırıyorlar. Fakat ne söylediklerini anlamıyor. Eğilip bakıyor. Orta katın pencerelerinden alevler fışkırmakta. Gene haykırıyor, haykırıyor. Koltukçu İbrahim Efendi'nin sesi ona: “Korkma, çarşaf geriyoruz. Önce çocuklar, sonra siz.” diyor. “Kim o? Kimsin sen?” “Biz itfaiye. Korkma hanım, önce çocuklar atlasın. Haydi çabuk.”

 

Eda Hanım, yanıbaşına kadar gelen Babuş'u kapıyor, pencereden aşağı fırlatıyor. Gene aynı ses : “Tamam, kurtuldu o, şimdi öteki.” Arkasından Zehra Hanım atlıyor. Sonra Eda Hanım, fakat çarşafın üstüne düşer düşmez bayılıyor.”

 

 

 

 Referanslar

1

İstanbul Tulumbacıları, Reşat Ekrem KOÇU

 

Sık Sorulan Sorular (SSS)| Kullanım Koşulları| İlgili Bağlantılar| Site Haritası| İletişim Bilgileri
İstanbul Büyükşehir Belediyesi - İtfaiye Daire Başkanlığı - 2011